Beyni bir bilgisayara benzetelim…
Otizm yüksek örüntü tanıma ve derin odak kapasitesi sağlayan bir çekirdek, ADHD eş zamanlı işlem gücü yüksek bir ekran grafik kartı, duyusal hassasiyetlerse sistemin “driver”ları olsaydı, bu nöroçeşitliliğe sahip beyin, yüksek odaklanma ve örüntüleri çok doğru bir şekilde tanıyabilen, müthiş inovasyonlar yapan bir beyin olabilir miydi?
Genel kanı, görme kaybını karanlığa gömülmekle eş değer tutar. Peki bu gerçekten böyle mi? Yüzde 5’lik kısıtlı görme verisini bile verimli kullanma ya da sinesteziyle soyut kavramları renk ve düzlemler üzerinden somutlaştırabilme kabiliyetine sahip beynimiz kendisini, görme kaybından sonra başka şekillerde görmek için yeniden yapılandıramaz mı?
Belki de asıl yıkılması gereken önyargı, zekânın tek bir formu olduğu fikridir. Görmenin yalnızca retina ile mümkün olduğu inancıdır.
Ali Üstündağ küratörlüğünde gerçekleşen TEDxReset 16’ncı yılının ilk buluşmasını gerçekleştirdi. Etkinliğin ilk konuşmacısı Zülal Tannur’dan bunu öğrendim.

++++
Zülal Tannur. Dünyanın görme engelli ilk bilişsel nörobilimcisi ve bir teknoloji lideri. Bazılarımız onu yüksek doğruluk oranına ve hızına sahip görüntü işleme teknolojisi From Your Eyes’ın kurucusu olarak tanıyor, bazılarımız ise Silikon Vadisi’nde, internetsiz eğitilebilen yapay görme sistemleri üzerine odaklanan NeuroVision’ın kurucusu olarak biliyor. Ama ben onu bugün unvanlarının ötesinde; yaratıcı yaklaşımları ve en kırılgan anlarındaki mücadele anlarıyla yeniden tanıyorum.
Ondan dinlediğim hikâye kesinlikle klişe bir kahramanlık anlatısı değil. Otizm, ADHD, sinestezi ve görme kaybını dramatize etmeden, tam tersine beynini bir bilgisayara benzeterek bu bilgisayarın teknik bileşenleri gibi anlatıyor bizlere. Sonra o sistemin dünyanın algoritmalarıyla nerede uyumlandığını, nerede “error” verdiğini dinliyoruz.
++++
Zülal, 26 haftalıkken, yani altı aylıkken, otizm spektrumunda ve aynı zamanda ADHD özellikleri gösteren bir çocuk olarak dünyaya geldiğini ve doğduğunda yalnızca yüzde 5 oranında görebildiğini anlatıyor. Yüzleri, nesneleri ve renkleri seçemezken, beyni bu sınırlı veriyle “normal” insanlardan farklı bir gelişim yolu izliyor. Doğduktan yedi ay sonra emeklemeden yürümek, 1 yaşına gelmeden konuşmaya başlamak gibi… Ailesinin yurt dışından getirdiği özel CD ve kitaplar yardımıyla nesneleri öğrenmiş, hafıza kartlarıyla strateji ve akıl oyunlarıyla beyni 6 sene boyunca yetiştirmişler.
Kendi ifadesiyle beyninin “çekirdeği” otizm üzerine yazılı. Otizmi yapı seven, örüntü tanımada güçlü, yüksek odak üretebilen bir sistem olarak tarif ediyor Zülal. Az girdi – çok çıktı prensibi, yani, belirli alanlara yoğunlaşma, derinleşme ve detay yakalama kapasitesi burada devreye giriyor.
ADHD’yi ise dikkat dağınıklığı sorunu olarak değil, eş zamanlı işlem kapasitesi yüksek bir ekran grafik kartı gibi konumlandırıyor anlatısında. Ve bu da çok girdi – çok çıktı demek. Bu zıtlık beyni zora sokabilecek bir çatışmaymış gibi geliyor başlarda ama Zülal bunun tam tersini söylüyor: “Bu ikisi birleştiğinde müthiş inovasyonlar yapabilen, yüksek odaklanma ve örüntüleri çok doğru bir şekilde tanıyabilen bir beyin hediye edilmiş oldu.”
Otizmin getirdiği duyusal hassasiyetler ise “driver” olarak anlatıyor Zülal. “Duyularım normal bir insana göre çok hassas. “Normal bir insan x hissediyorsa ben 4x hissediyorum. Ve iki ana parametrem var: Bundan hoşlanıyor muyum yoksa buna tolerans mı üretmemiz gerekiyor. Bir koku düşünelim. Benim limbik sistemime doğrudan geliyor ve tolerans gösteremiyorsam saatler ve günler süren migrenlerle boğuşuyorum” diyor. Bunu bir avantaj ya da dezavantaj olarak görmüyor. Ona göre bu bir sistem parametresi. Hoşlanma ve tolerans iki ana değişken. Eğer sistem tolere edemezse “migren” gibi fiziksel sonuçlar doğuyor.
++++
Görme sinyali az olsa da, doktorlarının dediğine göre beyni o yüzde 5’lik veriyi son derece verimli kullanmayı öğrenmiş. Bir de bilgisayarla tanışması bu anlamda hayatında bir kırılma anı olmuş. Ekran büyütme sayesinde dünyayla ilişkisi genişlerken bir de sinestezi girmiş devreye…
“Otistik bir beyinde somut işlem daha güçlü olduğu için soyut kavramları enerji kaybı yaşamamak adına otomatik olarak somutlaştırmaya başladım. Okulda bir gün yarım ay şeklinde oturuyorduk, herkese bir sayı verilmişti. Ben 4 numaraydım ve mavi giyiyordum. O an sayılara renk atadım; bazılarını uydurdum. O günden sonra bütün sayılarım, ölçü birimlerim renklerle eşleşti. 16 mesela; onlar basamağı beyaz bir düzlemde ama 6’nın mavisi yükseliyor. Matematik yaparken o düzlemde hareket ediyorum; siyahı, maviyi ayırarak ilerliyorum. Herkes böyle düşünüyor sanıyordum. Zaman da öyle: ayların, yılların, hatta 1980’lerin bile bir rengi var. İsimlerin, şehirlerin, özgürlüğün, önyargının… Hepsi renkli. Artık hem ADHD’li hem sinestezik hem de otistik bir beynim oldu. Ve sonra 10 yaşında doğum günümden 2 gün sonra buradaki görme sinyalleri tamamen kesildi.”
++++
Genel kanı, görme kaybını karanlığa gömülmekle eş değer tutar. Ama Zülal Tannur kendi deneyimini bu şekilde anlatmıyor. Görme kaybıyla beraber sistem yeniden yapılandırılıyor:
“Oksipital lobum eskiden görüntü verisiyle aktive olurdu. Görüşümü tamamen kaybettikten sonra iki farklı amaçla çalışmaya başladı. Birincisi internal perception, yani içsel görü – zihnin kendi içinde görüntü üretme ve sahne kurma kapasitesi. Sinestezi devam etti, dünyayı nasıl görüyorsam o yapı korunmuş oldu. İkincisi imajinasyon – yeni görüntüler, yeni sahneler, yeni olasılıklar yaratma kapasitesi. Yaşadığım ya da kurguladığım her şeyi bir film gibi izleyebiliyorum”
Peki bu beyin yapısı çok mu mucizevi bir şey? Yoksa biz henüz onu yeterince anlamadığımız için mi öyle geliyor?
“On yıl boyunca bir yetiyi aktif biçimde kullanıp sonra bir anda durduğumda, şunu sorgulamaya başladım: Teknoloji bunu ne kadar yapabiliyor? Yapay zekâ gerçekten insan biyolojisine benziyor mu? Yapay zekâlarımız gerçekten insan biyolojiisine benziyor mu? Donanımlar yazılımları kısıtlıyor. Yapay zekâlar internete bağlı eğitiliyor. Kendi kendilerine öğrenemiyorlar, ölçeklenemiyorlar.
Bunun için 2023’te Türkiye’de From Your Eyes’ı kurdum. Amacımız, insan görüsüne daha çok yaklaşan bir video görüntü işleme teknolojisi geliştirmekti. Kısa sürede yüzde 98 doğruluk oranına, 4 milisaniyelik görüntü işleme hızına ve 865 farklı rengi ayırt edebilen—mevcut sistemlere kıyasla 40 kat daha yüksek—renk tanıma kapasitesine ulaştık. 20 milyondan fazla görsel veri toplayarak bunu başarmıştık.
İkincisi NeuroVision’u Amerika’da kurdum Silikon Vadisi’nde. 2024’te. Orada da dünyanın ilk internetsiz eğitilebilen, yapay görme sistemlerini yaptık, görüntü ve dil modellerini… Bu çok önemli bir ilk oldu.
Üçüncüsünü de MYELION’u geçtiğimiz ay yine Silikon Vadisi’nde kurdum. Dünyada 2 tane Yapay zekâ mimarisi vardı ve ekibimle üçüncü büyük bir mimariyi kendi beynime esinlenerek yaptık. Yüksek doğruluğu aslında daha az işlemci gücü harcayarak yakaladık. Bu sineztezi’nin bana verdiği imkân gibi aslında” diyor Zülal.
+++
Bütün bunları yaparken başarının gerçekten hak ettiği değeri görüp görmediğini çok sorgulamış Zülal. “Olmamız gereken yere daha az engelle ve daha az ispat yüküyle ulaşamıyorduk, bunun nedenisürekli önyargılara çarpıyor olmamızdı” diyor ve üç sistematik önyargıdan bahsediyor:
Başarının ona ait olamayacağı varsayımı: “Gerçekten bunu sen mi yaptın? Gizli bir kurucu ortağın mı var? TC’ni versene bir bakalım… Ekibin iyidir o zaman…”
İkincisi, görme engelliliğin diğer kimlikleri silmesi. “Görme engelli olduğunda artık kadın olmuyorsun, genç olmuyorsun, nöroçeşitli olmuyorsun” diyor.
Üçüncüsü ise kapasitesinin altında muamele görmek. “Dünyanın ilklerini yaptık” dediğinde karşılığında aldığı şey: “Ayy çok tatlısın…” gibi küçümseyici bir şefkat olmuş. Ekibinden özür dilediği zamanlar olmuş “Siz daha fazlasını hak ediyorsunuz” diye. En sert duvar ise sermaye tarafında çıkmış karşısına. “Hikâye anlat, teknolojiyi boş ver. Görüşünü kaybettiğin günü anlat” denmiş. İşte o zaman sunumlarını kapatıp Silikon Vadisi’nin yolunu tutmuş.
++++
“Berbat bir haldeydim” diyor Zülal o anı anlatırken, “hesaplı olsun diye bir motel tuttum ve dünyanın büyük yapay zekâ etkinliği iDTC’ye gidiyorum. Dünyanın en büyük teknoloji şirketi Nvidia, şu an 4 trilyon dolarlık pazar payı, davet etmişti ve o motel korku filmlerinde insanların baltayla kestikleri yerler gibiydi. Girdim ve yere çöktüm. Elimde bavulumla ağlamak istiyorum ve ağlamak saçma geliyor. Bu durumun içinde olabileceğime inanmıyorum çünkü. Dünyanın hiçbir yerine ait hissetmiyorum. Dünyanın hiçbir yerinde hiçkimsenin beni anladığını düşünmüyordum. Ve nereye gidersem gideyim, başaracağıma olan inancımı kaybetmiştim o gün. Burada sana bir şey olsa kimin haberi olacak dedim kendi kendime… Ertesi gün kalktım, başka bir yere gittim. Aklımda bir şarkı çalmaya başladı: Bugün olmayabilir, yarın da olmayabilir, ama vazgeçersem asla olmayacak. Vazgeçersem bu yolda yürümenin nasıl bir şey olduğunu asla bilemeyeceğim. Asla vazgeçmeyeceğim çünkü vazgeçersem, ne kadar harika biri olabileceğimi asla bilmeyeceğim”.
Ertesi gün NVIDIA’daki bir başka toplantısına giderken şirketten aranmış, kurucu ortağı kendisiyle görüşmek istemiş ve o toplantı gerçekleşmiş. “Bana dedi ki sana mentorluk vermeye gelmedim. İhtiyacın yok. Biz Nvidia’yı kurarken kimse bize inanmadı, kimse bizim hayal ettiğimiz şeyi görmedi ve yalnız yürümüşsün buraya gelene kadar, bundan sonra yalnız olmayacaksın Çünkü Silikon Vadisi çizginin dışında olanların yeri” şeklinde devam ediyor.
Böyle anlatıyor Silikon Vadisi’nde başlayan macerasını. Sözlerini şöyle sonlandırıyor:
“24 yılda, – belki 48 yıl sonra başka bir şey anlayacağım- gördüğüm şey şu oldu. Önyargılar gerçeği kapatmaya yetmiyor, önyargılar zaten parlak bir şeyin ışığını kısmaya yetmiyor. Sadece onun gerçekleşme zamanını biraz erteliyor ve bir sürü insan hakkında bir sürü farklı güçlü fikre sahip olabilir. Beni övebilir beni yerebilir. Bana inanmayabilir ama o fikirler benden gelmediği sürece gerçek değil ve daha da güzel bir şey var. Bence burada, durabilecek tek güç de bende. Durdurulamaz olduğumu düşünmüyorum o motel odasında asla durdurulamaz değildim ama filmi çekme gücü de bende yola devam etmek istersem ederim. Yana çekmek istersen yana park ederim, deliririm. O arabadan çıkarım ama geri dönerim. Vazgeçmek. Çok kolay, kararlılık yere düştüğünde binlerce can kırığı varken canın yanarken artık buraya ait olmadığını hissederken canın yanarken ayağa kalkıp devam etmek. O yüzden yedinci kere düştüğümde sekizinci kez ayağa kalktım. 77 yedinciye düştüğümde 78’inci kez ayağa kalkacağıma yüzde yüz eminim.”





Yorum bırakın